21 Ekim 2011 Cuma

BEN JELARDİS JANE'NİN ANNESİYİM

Az önce mutfağa girdim, gözüm meyvelikteki armutlara takıldı.
Elim önce küçük, yamuk, yumuk, organik olanına gitti, sonra bırakıp büyük armutu alıp yedim.
Küçük olan Jane’nindi çünkü.
Bunu O yesin dedim, yemeye kıyamadım.
Buzdolabını açtım, O’nun yumurtası, O’nun için mayaladığım yoğurt, O’nun için haşladığım mısır…
Meyvelikte armuttan başka O’nun için alınmış mandalina ve çekirdeksiz üzümler.
Mandalinayı ilk kez geçen hafta pazarda yedi.
Elleriyle sıktı, avuçladı, ezdi, dirseklerinden aktı suları…
Yeni hırkası mandalina lekesi oldu çıkmadı.
Posası alnına yapıştı, o halde resmini çektim.
Mutfağın duvarında resmi, buzdolabının kapağında doğduğu için dağıttığımız magnetler.
İşim bitti salona giderken vestiyerin kapağına sıkışmış minik montunun koluna ilişti gözüm; ‘’Yerim ben O’nun montunun kolunu’’ dedim.
Salonda, kaloriferin üstünde kuruyan çamaşırları, çerçeve içinde resimleri.
Kuruyan çamaşırlarını aldım, katladım, odasına götürürken koridordan geçtim.
Bugün gün boyu emeklediği koridor.
Binip gezdiği arabasını katlayıp içeri aldığımızda koyduğumuz koridor.
Arabanın sepetinde ıslak mendili duruyor hala…
Ki doğduğundan beri ne çok bindi o arabaya, çünkü annesi kıyıp da bir başkasına bırakamadı O’nu, nereye gitse yanında götürdü.
Çok yere gidildi bu arabayla; annenin gözü arkada kalmasın, Jane anne-babasından ayrı bir saat dahi geçirmesin diye…
Banyonun ışığı yanık kalmış, söndürdüm.
Her girdiğinde ilk kez görmüş gibi fayanslarına, ışıklarına, dolabına dikkatle baktığı, aynada kendini görünce sevindiği banyonun.
Odası zaten buram buram Jane.
Üzerinde oyun oynadığımız pembe halının üzerine düşen çorabını kaldırdım.
Oturma odasına girdim bilgisayarımı kapatmak için, yerdeki oyuncaklarına bastım.
Mama sandalyesini silmeden yatmıyım dedim, sildim.
Yemek yedirirken kendime yaklaştırmak için dizlerimi altına soktuğum ve her defasında dizlerime basarak, kalkmak için hamle yaptığı sandalyeyi sildim, oturduğu yerden bir tane kuru üzüm çıktı, biraz çiğnenmişti, belli ki ağzından düşmüş, onu da ben yedim.
Uyumak için kendi odama girdim, ışığı yaktım.
Tavandaki avize zevkle seyrettiği ve ışıl ışıl olan hani, ışığı fazla geldi söndürdüm.
Baş ucumdaki apliği yakmak için ipini çektim, tık sesi geldi.
Bu sesi emerken duysa bile açar gözünü nerden geldiğine bakar, dikkati dağılır, sonra sevinir, emmekten tamamen vazgeçer, gardrop, duvar kağıdı derken odanın her yerini inceler dedim kendi kendime.
Sonra babasının baş ucunda çerçeve içinde duran kendi resmini görür, ‘’aaa’’ der, annesinin resmini görür ‘’ee’’ der, bir resme bir annesine bakar şaşırır, güler.
Yorgana baktım, babası ne zaman başını yorganın altına sokup uyusa, babasının başını göremese, endişelenir, meraklanır, küçük eliyle yorganı çekiştirir, babasının yüzünü arar.
Bunları düşünürken koydum başımı yastığa, Jane kokan yastığıma…
Hoş odanın her tarafı Jane kokuyor ya.
Hoş evin her tarafı Jane kokuyor ya…
O’nu düşündükçe düşündüm.
Yolda kedi gördüğünde sevişini ,taksinin arka koltuğunda annesinin kucağında ayakta ve cam kenarındaki tutma kolunu tutarak Üsküdar’dan Bostancı’ya gelişini, bunu yaparken bizi nasıl güldürdüğünü, babasının ‘’korkma kızım taksi parasını ben vericem, ayakta durursan amca senden para almaz mı sanıyorsun?’’ diye sormasından saniyeler sonra tesadüfen ve bize eğlence malzemesi vermek istercesine rahatça elini bırakıp uyumasını düşündüm.
Mama yemesini, çorba içmesini, üzüm yemesini, balkondan gelip geçeni izlemesini, akşamları babası eve geldiğinde sevinişini…
Sevdiği şarkıları düşündüm, anne karnından beri dinlediği bazı çerkes şarkılarını, şarkı başlar başlamaz nasıl zıpladığını olduğu yerde, nasıl elini kolunu heyecanla çırptığını…
Diş çıkarmalarını, ateşlenmelerini.
Arka arkaya hem altıncı hastalık, hem grip atlatığı hem de diş çıkardığı ayda kilo alamadığını,
Yumurtasını tamamen bitirdiği sabahlarda çıkan göbeğiniJ
Bugün 20 Ekim 2011 Perşembe…
Kızım Jane 3 Ocak’ta doğdu, 10.ayından gün alıyor.
10 aya sığdırdık biz küçük ailemizle bu hatıraları.
10 ayda bizim her şeyimiz oldu, O uyumazsa uyumadık, O yemezse yemedik, O’nun payını ayırdık, O’nun birikimini bizimkinden ayrı sakladık, soframıza koyduğumuz yemekten, gezmeye gittiğimiz yere kadar her şeyi O’na göre planladık….
Sonra dün şehit olan 24 vatan evladının ailesini düşündüm.
20’li , 30’lu yaşlarındaki evlatlarını bugün toprağa koyan 24 anneyi, 24 babayı düşündüm.
Bizim evladımızla 10 ayda biriktirdiğimiz anıların lafı mı olur acaba dedim onların 20 yılda, 30 yılda biriktirdiklerinin yanında.
Kaç annenin bundan sonra eline bir armut, bir salkım üzüm alınca yemekten vazgeçip, tekrar meyveliğe bırakacağını düşündüm evladını hatırlattığı için.
Kaç buzdolabının açılıp açılıp kapanacağını düşündüm.
Kaç evde artık çay demlenmeyeceğini, demlense bile boğazdan geçmeyeceğini, geçse bile eski tadı vermeyeceğini….
Kaç anne-babanın elinde file ile pazardan dönerlerken yolun ortasında çocuğuna mandalina soyup veren başka anne-babalara imreneceğini düşündüm.
Kaç evde vestiyerde asılı duran montların sevileceğini, koklanacağını…
Kaç evde, bazı eşyalara sinen evlat kokusu geçmesin diye o bazı şeylerin bir daha yıkanmayacağını,
Kaç evde ışıkların hiç sönmeyeceğini, kaç evde ışıkların bir daha hiç yanmayacağını düşündüm.
Kaç evde bir daha aynaya bakılmayacağını bir de…
Kaç evde halıya basarken ateşte yürür gibi ayakların cayır cayır yanacağını düşündüm.
Bir bilgisayarın joystickinin, bir eski peluş oyuncağın, tekeri kırık eski bir oyuncak arabanın bundan sonra kaç evin nadide köşelerini süsleyeceğini…
Kaç sandalyeye bir daha kimsenin oturmayacağını, kaç yatağa bir daha yatılmayacağını, kaç resme bakılamayacağını, kaç resmin artık hiç elden düşmeyeceğini…
Bunları düşünürken bugün okuduğum bir yazı geldi aklıma; ‘’evlat acısı, evladın gömülü olduğu şehirden uzaklaşamamaktır’’ diyordu…
Kaç evden bir daha hiç çıkılamayacağını, kaç evde bir daha hiç durulamayacağını düşündüm.
Ben 10 ay önce bir evlat doğurdum, dünyam değişti.
Sonra hiçbir şey O’ndan önceki gibi olmadı.
Dün 24 ana, 24 baba, 24 evlat yitirdi, dünyaları değişti.
Biliyorum; bundan sonra hiçbir günleri, bugünden önceki gibi olmayacak.
Dünya dönecek ve acılar yalnızca O’nlara değecek…

21.Ekim .2011 olmuş tarih…
Ben Mine Alcan Karaçay
Jane’nin annesi….





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder